TÜRKÇE  |  ENGLISH  |  DEUTSCHE |    | POLISH
 
Anket
Bu yaz tatil yapacakmısınız?
Evet
Hayır
Kararsızım
Weather

Alanya
  Alanya
  Alanya
   
  Alanya Kuzeyinde Toros Dağları Güneyinde Akdeniz’in bulunduğu küçük bir yarımada üzerinde kurulmuştur. Antik çağda Pamfilya ve Klikya arasındaki çizgide yer aldığı için pazen Pamfilya bazen de Klikya olarak anılmıştır.

Alanya'nın ilk iskanı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Prof Dr Kılınç KÖKTEN ‘in 1957 yılında Kent merkezine 12 Km uzaklıkta yer alan Kadıini Mağarasında yaptığı araştırmalar, bölge tarihinin Üst Paleolitik (M.Ö.20,000,-17,000,) dönemine kadar uzandığını göstermektedir.

Alanya’nın ilk kez ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu henüz bilinmemektedir. Kentin bilinen en eski adı Korakesium dur. Bizans döneminde ise Kalanoros ismi verilmiştir. 13, YY da Anadolu Selçuklu Hükümdarlarından 1, Allaaddin Keykubat’ın (1200-1237) kaleyi alması ile şehrin ismini Alaiye olarak değiştirmiştir. 1935 yılında Kenti ziyaret eden Atatürk ise Alanya adını vermiştir. (Korekesium’dan İlk kez bahseden M.Ö.4, Yüzyıl antik coğrafyacılarından Scylax’dır Bu dönemde bölge Anadolu’nun önemli bir bölümünü istila eden Perslerin egemenliği altındadır. Daha sonra ünlü antik çağ yazarı Strabon, Piri Reis, Seyyep, İbn-i Batuta ve Evliya çelebi bölgeyi gezen seyyahlar olup eserlerinde kentten bahsetmektedirler.

  Bölgenin ilk çağları ve Bizans dönemi hakkında fazla bilgimiz yoktur.M.S.7.yüzyılda arap akınları sırasında kent savunması daha da önem kazanmış,akınlara karşı korunmak amacıyla kale yapımlarına öncelik verilmiştir.Bu nedenle Alanya ve çevresindeki pek çok kale ve kilise M.S.6 ve 7.yüzyıla tarihlenmektedir.

Anadolu Selçuklu hükümdarlarından 1. Alaaddin Keykubad, Alanya kalesinde hüküm süren ve hristiyan sülalelerinden olan Kyr Vart’ ı 1221 yılında yenilgiye uğratarak Kaleyi ele geçirmiştir. Hükümdar kendi adına burada bir saray yaptırmıştır.Selçuklu’lar başkent Konya’nın yanısıra Alanya’yı ikinci bir başkent ve kışlık merkez olarak kullanarak imar faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

1243’deki Moğol saldırıları 1277’de Mısır Memlüklerinin Anadolu’ya girmeleri Selçukluları yıpratmış, 1300 yılında Selçuklu Devleti parçalanmış ve bölge Karamanoğulları tarafından beşbin altın karşılığında Memlük Sultanına satılmış daha sonra 1471 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı Devleti sınırları içerisine alınmıştır.

Alanya, Tarsus ile birlikte 1571 yılında Kıbrıs eyaletine bağlanmış,1864 yılında ise,Konya vilayetinin sancağı olmuştur. 1868 yılında Antalya’ya bağlanmış, 1871 yılında bu ilin ilçesi olmuştur.

Alanya, geniş plajları, tarihi eserleri, modern otel ve motellerin sayısız balık lokantaları, kafe ve barlarıyla mükemmel bir tatil merkezidir. Gelenleri ilk karşılayan, Alanya Yarımadası'nın üzerinde bir taç gibi kurulmuş olan ve 13. yüzyıldan kalma şahane Selçuklu Kalesidir. Etkileyici kalenin yanı sıra eşi benzeri olmayan tersanesi ve anıtsal güzellikteki sekizgen Kızıl Kule görülmeye değerdir.

Limanı çevreleyen kafeler ve barlar akşam saatlerinde liman yolu boyunca el sanatları, deri, giysi, mücevherat, el çantaları ve yöreye özgü ilginç renklere bezeli su kabaklarının satıldığı butikler yer alır. Eğer mağaraları keşfetmekten hoşlanıyorsanız Damlataş Mağarası'nı gezmeniz gerekir. Mağara yakınında Etnografya Müzesi yer almaktadır. Tekneyle üç deniz mağarasına ulaşabilirsiniz: fosforlu kayalarıyla Fosforlu Mağara, korsanların kadın esirleri tuttukları Kızlar Mağarası ve Aşıklar Mağarası.

Alanya'nın 15 km. doğusunda yer alan Dim Çağı Vadisi gölgelerin serinliğinde dinlenmek için ideal bir yerdir. Tüm sahillerinden denize girilebilen Alanya tam bir güneş, deniz, kum cennetidir.


KORUNAN ALANLAR VE MESİRE YERLERİ

Antalya sınırları dahilinde 4 adet milli park ve 1 adet tabiat parkı toplam 79.366 ha’lık sahada hizmet vermektedir. Antalya Milli Park Müdürlüğü’nün çalışma alanı Türkiye’nin turizm yönünden en yoğun faaliyetlerinin olduğu arkeolojik, estetik, kendine mahsus zengin bitki ve hayvan topluluğuna sahip eşsiz güzellikle jeoformolojik ve jeolojik özellikler içermektedir.
Bu milli parklar ve tabiat parkı içerisinde; yerli ve yabancı turistlerin günübirlik dinlenme ihtiyaçlarına, çadırlı kamp ve karavan ihtiyaçlarına cevap verebilecek alanlar mevcuttur.

Olimpos Bey Dağları Parkı
Milli park sınırları 34.400 ha’dır. Olimpos Bey Dağları Sahil Milli Parkı, Sarısu'dan itibaren Antalya-Kumluca karayoluna ve Akdeniz'e paralel olarak Gelidonya Burnu’na kadar uzanmaktadır. Akdeniz Körfezinin batı sahilinde muhteşem güzellikte doğal plajlar ve antik şehirler vardır. Çıralı ve Adrasan Plajı bunlardan en güzel ve uzun olanıdır. Milli park giriş noktasından itibaren Topçam, Küçük Çaltıcak, Büyük Çaltıcak, Kargıcak gibi günübirlik mesire alanlarına, uzun plajlara sahip, orman ve denizin kucaklaştığı ender tabiat harikalarıdır. Ayrıca milli park içinde Göynük Çadırlı Kampı (100 çadır) ve Kemer'e 3 km. mesafede Kındılçeşme Çadırlı Kamp alanı (225 çadır) bulunmaktadır. Kemer içerisinde özel müteşebbislerce düzenlenip işletilen Folklorik Yörük Parkı, Ayışıgı Parkı da milli parkın önemli değer ve güzelliklerindendir.
Phaselis antik kenti jeolojik, tarihi, flora ve fauna güzelliklerinin bulunduğu bir yol kavşağı niteliğindedir. Çıralı sahili, Olympos Limanı ve Yanartaş milli parkın sembol kaynaklarındandır.

Köprülü Kanyon Milli Parkı
Köprülü Kanyon Milli Parkı, Manavgat’ın 63 km. kuzey batısında, Antalya’nın 85 km. kuzey doğusundadır. Manavgat sınırları içerisinde bulunan Köprü Irmağı ve tarihi Selge kentinin bulunduğu yerdedir. Beşkonak, milli arkın merkezi durumundadır.
Türkiye'nin birinci derecede turizm potansiyeline sahip Köprülü Kanyon sahasındaki doğal, kültürel ve rekreasyonel kaynaklar değerlendirilerek milli park olarak ilan edilmiştir. Milli park alanı 36614 ha’dır.
Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda çok çeşitli doğal bitki örtüsü mevcut olup Oluk ve Zerk mezarlığında anıt ağaç olabilecek nitelikte ağaçlar vardır. Köprülü Kanyon Milli Parkı gerek jeolojik yapısı itibarı ile gerekse üzerinde taşıdığı vejetasyon örtüsü içinde yaban hayatı için çok zengin yaşam ortamına sahiptir. Dar kanyonlar arasından coşkun bir şekilde ve dar sınırlarda çıkınca genişlemiş bir tabanda sakin akan bu ırmağın değişken bir karakteri çeşitli su sporlarına imkân sağlamaktadır. Büğrüm Köprü ve Oluk Köprü civarı diğer rekreasyonel öğelerdir. Köprü Irmağı üzerinde yılın sekiz ayında günümüzün ilgi çeken su sporlarından rafting yapma olanağı vardır. Milli parkın içerisinde yer yer paralel giden stabilize köy ve orman yollarında trekking ve cip safari turları düzenlenmektedir.
Milli park içerisinde tarihi Selge antik kenti, Selge olu ve diğer patika yollar, kale, gözetleme kulesi, su kemerleri, köprüler (Oluk ve Büğrüm köprüleri) arkeolojik kaynak değerlerini oluşturmaktadır.

Termessos (Güllükdağı) Milli Parkı
Antalya merkez ve Korkuteli sınırlan içerisinde yer alır. Antalya'nın 30 km. kuzeybatısında bulunmakta olup, Antalya-Burdur karayolundan Düzlerçamı istikametinde 23 km. mesafededir. Milli parkın merkezi durumunda bulunan idare binasından 9 km’lik bir asfalt yolla Termessos antik kentine ulaşır.
Türkiye'nin önemli turizm potansiyeline sahip Antalya ve yöresinde bulunan Termessos (Güllükdağı) Milli Parkı sahasındaki doğal ve kültürel rekreasyonel kaynaklar değerlendirilerek milli park ilan edilmiştir. Milli park 6702 ha’lık alanı kapsamaktadır.
Termessos (Güllükdağı) Milli Parkı'nda çok çeşitli doğal bitki örtüsü mevcuttur. Çeşitli ağaç, çalı ve ağaçlıkların oluşturduğu bitki toplulukları benzersiz bir yeşil örtü oluşturur. Termessos Milli Parkı, gerek jeolojik yapısı itibarı ve gerekse üzerinde taşıdığı zengin vejetasyon örtüsü içinde yaban hayatı için çok değerli zengin yaşam ortamına sahiptir. Milli parkta piknik ve kamp olanaklarının yanında flora ve fauna müzesi, gelen ziyaretçilere tüm gün açıktır. Bu müzede bölgede yaşayan ve yaşamış hayvanlara ait fosil ve içi doldurulmuş hayvan örnekleri kurutulmuş böcek ve bitkiler sergilenmektedir.
Milli park içerisinde değişik güzergahlarda yerli ve yabancı ziyaretçiler tarafından trekking türü doğa turları yapılmaktadır. Milli park ziyaretçi merkezinden itibaren 9 km’lik bir asfalt yolla antik kente ulaşan ziyaretçiler, antik kentin önemli yerlerini (kent surları, kuleler, kral yolu, Hadrian kapısı, gymnasium, agora tiyatro, odeon, zengin süslemeli mezarlar, sarnıçlar ve drenaj sistemi) ziyaret edebilirler.

Altınbeşik Mağarası Milli Parkı
Altınbeşik Mağarası, Antalya’nın Ibradı (Aydınkent) ilçesine 7 km. uzaklıktaki Ürünlü köyünün yaklaşık 5 km. güneydoğusunda yer alır. Milli parkın sınırlan tamamen doğal sınırlara dayanmakta olup alanı 1156 hektardır, Yurdumuzun büyük ve önemli mağarlarından biri olan Altınbeşik Mağarası, tipik mağara morfolojisini yansıtması açısından son derece enteresan bir doğa harikasıdır. Mağara içindeki sarkıt ve dikitler görülmeye değer manzaralar arz ederken, beyaz renkli traverten oluşumlar mağaranın görsel açıdan en güzel bölümünü oluştururlar.
Tabiat parkı Antalya'dan 22 km. uzaklıktadır. Park’a Antalya-Aksu karayolunun Soğucaksu köprüsünden kuzey istikametine ayrılan 8 km’lik bir yol ile ulaşılır. Sağlıklı orman dokusu ve zengin bitki topluluğu örneklerinin ilgi çekici su ve kaya formlarıyla bütünleştiği eşsiz bir doğal peyzaj özelliğine ve önemli özelliğini meydana getiren Kurşunlu Şelalesi'ne sahip olması nedeniyle 394 ha’lık bölümü 1991 yılında Tabiat Parkı olarak ayrılmıştır.
Kızılçamın hâkim olduğu alanda yer yer tek veya küçük gruplar halinde doğu çınarı, defne, harnup, yabani zeytin, sakız ağacı, söğüt ve incir ağaçları bulunmaktadır. Mersin, alıç, zakkum, böğürtlen, yabani gül, sütleğen, ılgın, ladin, kermes meşesi, kekik, yabani nane, kayıt, eğrelti ve sarmaşık alt florayı meydana getirir. Su bitkilerinden ise (su üstü) topalak, su nanesi, kamış (su içi) su avizeleri, iplikli yeşil algler ve (yüzer bitki) nilüferleri görmek mümkündür.
Yaban domuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası, yılan ve kertenkele tabiat parkının faunasını oluşturur.
Mevcut hizmetler ve konaklama Nisan-Aralık ayları arası parkı ziyaret için en uygun dönemdir. Günübirlik doğa yürüyüşleri ve piknik ziyaretçilerin yapabileceği uğraşılar arasındadır. Tabiat parkı içerisinde ziyaretçilerin yeme-içme ihtiyaçlarını karşılayacakları tesisler mevcuttur.

Alacadağ Tabiatı Koruma Alanı
Finike ilçesi, Alacadağ köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Alanın büyüklüğü 427 ha’dır. Saha Finike'ye 25 km. uzaklıktadır. Finike Elmalı yolunun 12. km’sinden ayrılan orman yolu ile ulaşılmaktadır. Nadir orman ağacı türlerini de içine alan 20'den fazla ağaç türü ile bir arboretum görünümüne sahip bulunması, aralarında anıt ağaç niteliğini gösteren yaşlı ve boylu ağaçların bulunuşu, bozulmamış nitelikte bir doğal yapıya ve zengin bir yaban hayatı potansiyeline sahip olması başlıca özelliklerini oluşturmaktadır.
Sahada toros sediri, kızılcam, katran ardıcı-mazı meşesi, boz pımal-kesmes meşe, gürgen yapraklı kaucuk, çiçekli dişbudak, üç dilimli akçaağaç, akçaağaç, yapraklı üvez, menengiç-sakız ağacı bulunur.
Başlıca hayvan türleri; tilki, tavşan, porsuk, sansar, domuz, çakal, sırtlan, sincap, kurt, keklik, ispinoz, saka, serçe, üveyik, ibibik, güvercin, çoban aldatan, ağaçkakan, ardıç kuşu, karatavuk, boz batak, kaplumbağalar, yılan, boz yılan, kör yılan, engerek ve muhtelif cins kertenkelelerdir.

Dibek Tabiatı Koruma Alanı
Kumluca ilçesi Dibek mevkiinde yer almaktadır. Saha 550 ha büyüklüğündedir. Sahada aralarında anıt ağaç özelliklerine sahip sedir meşesi bulunmaktadır. Ayrıca yöre doğal özellikleri bozulmamış bir orman ekosistemi özelliği göstermektedir.
Anıt ağaç özelliğine sahip sedirlerin bulunduğu, bu nadir orman ekosisteminin kaynak özelliklerinin korunarak bilim ve eğitim çalışmalarının hizmetine sunmak ve doğal karakteri bozulmadan korunmasını sağlamak amacıyla saha Tabiatı Koruma Alanı olarak ayrılmıştır.
Sahada; sedir, ardıç, pırnal meşesi, tespih ağacı ve otsu bitkiler bulunmaktadır.
Dağ keçisi, geyik, domuz, tavşan, keklik, çulluk, yılan sahadaki başlıca hayvan türleridir.

Çığlıkara Tabiatı Koruma Alanı
Elmalı ilçesi, Kızılağaç, Zümrütova ve Tekkeli köyleri sınırları içerisinde yer almaktadır. Çığlıkara Tabiatı Koruma Alanı 15.889 ha alanı kaplar. Sahaya Antalya-Finike-Elmalı veya Antalya-Korkuteli-Elmalı yolları ile ulaşılmaktadır.
Sedir’in yayılış alanı oluşu anıt ağaç özelliğine sahip çok yaşlı ve boylu sedir ve ardıç türlerinin mevcudiyeti, bazı kesimlerde küçük bir alanda çok sayıda ağaç türünün bir arada bulunuşu oldukça sağlıklı ve yaygın bir akçaağaç topluluğunun bulunuşu, titrek kavak ile sedir karışımı topluluğun bulunduğu nadir bir ekosistem özelliği göstermesi, ilginç orman peyzajı özelliği, aralarında endemik türlerin de bulunduğu 400'e yakın bitki türünün mevcudiyeti, 116 türün 1050-2200 rakımları arasında yer alan sup alpin kuşakta ilk kez rastlanması oldukça zengin fauna türlerinin bulunması başlıca özelliğidir.
Memelilerden; yaban domuzu, sırtlan, çakal, porsuk, sansar, tilki, sincap, köstebek ile ender olarak da ayı ve başak bulunur. Ayrıca çeşitli kuş ve sürüngen türleri de mevcuttur.

ANTİK ŞEHİRLER

Aspendos
Köprüçay (Eurymedon) nehrinin yanında kurulmuş olan Aspendos, muhteşem antik anfi-tiyatrosuyla dünyaca tanınmaktadır.
Yunan efsanesine göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen kahraman Mopsos liderliğindeki Argive kolonicileri tarafından kurulmuştur. Aspendos bölgede kendi adına madeni para bastıran ilk şehirlerden biridir. Tarihi M.Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıla uzanan bu gümüş sikkelerde şehrin adı yerel yazı ile Estwediiys olarak geçer. 1947’de yapılan Adana yakınındaki Karatepe kazılarında bulunan M.S. sekizinci yüzyılın sonlarına ait hem Hitit hiyeroglifi hem de Finike alfabesi ile kazılmış olan iki dildeki yazıt, Danunum (Adana) Kralı Asitawada’nın kendi isminden türetilmiş Azitawadda adında bir şehir kurduğunu ve kendisinin Muksas ya da Mopsus hanedanı üyesi olduğunu belirtir. “Estwediiys” ve “azitawaddi” isimleri arasındaki bu şaşırtıcı benzerlik Aspendos şehrinin Asitawada’nın kurduğu şehir olabileceğine işaret eder.
Aspendos eski çağlarda politik bir güç olarak önemli rol oynamamıştır. Aspendos’un kolonileşme dönemindeki siyasi tarihi Pamphylia bölgesindeki akımlarla uyum sağlar. Bu eğilim ile Aspendos, kolonileşme döneminden sonra bir süre Likya egemenliği altında kalmıştır. Şehir, M.Ö. 546’da Pers hakimiyeti altına girmiştir. Aspendos’un bu dönemde de kendi adında parasını basmaya devam etmiş olması, şehrin Pers egemenliği altında bile oldukça özgür olduğunu gösterir.
M.Ö. 467’de devlet adamı ve askeri komutan Cimon ve onun 200 gemiden oluşan filosu, ani bir saldırıyla Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin ağzında konuşlanan Pers donanmasını yok etmiştir. Cimon, Pers kara kuvvetlerini ezmek için, en iyi savaşçılarını daha önce ele geçirdiği tutsakların giysilerini giydirip kıyıya göndererek Persleri kandırdı. Persler bu adamları gördüklerinde onların düşman tarafından serbest bırakılan yurttaşlar olduğunu düşündüler ve kutlama şenlikleri düzenlediler. Bundan yararlanan Cimon, karaya çıkartma yaptı ve Persleri yok etti. Bundan sonra Aspendos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyesi oldu.
M.Ö. 411’de Persler şehri tekrar ele geçirdiler ve üs olarak kullandılar. Şehrin Peleponnes Savaşlarında kaybettiği prestijin bir kısmını yeniden kazanma çabası içindeki Atina komutanı, M.Ö. 389’da şehrin teslim olmasını garanti altına alabilmek için Aspendos kıyısına demir attı. Yeni bir savaş istemeyen Aspendos halkı aralarında para topladılar ve topladıkları parayı Atina komutanına vererek herhangi bir zarara meydan vermeden geri çekilmesi için yalvardılar. Komutan parayı aldığı halde, adamları bütün tarlalardaki ekinleri çiğneyerek Aspendosluları zarara uğrattı. Öfkelenen Aspendoslular komutanı çadırında bıçaklayarak öldürdüler.
Büyük İskender Perge’yi ele geçirdikten sonra M.Ö. 333’te Aspendos’a girdiğinde, daha önce Pers kralına haraç olarak çok sayıda at veren ve vergi ödeyen halk, İskender’in de bunları istememesini rica etmek için kendisine elçi gönderdi. Anlaşmaya varıldıktan sonra İskender teslim olan şehirde bir garnizon bırakarak Side’ye gitti. Sillyon üzerinden geri dönerken Aspendosluların kendi elçilerinin teklif ettiği anlaşmayı onaylamadıklarını ve kendilerini müdafaaya hazırlandıklarını öğrenen İskender, hemen şehre doğru ilerledi. İskender’in bölükleriyle geri döndüğünü görünce acropolis’e çekilen Aspendoslular yeniden barış sağlayabilmek için elçi gönderdiler. Ancak bu kez oldukça ağır koşulları kabul etmek zorunda kaldılar. Bu anlaşmaya göre, bir Makedon garnizonu şehirde kalacak ve yıllık vergi olarak 4000 atın yanı sıra 100 talent (daha çok altın ve gümüş için kullanılan, Attica’da (şimdiki Yunanistan) 6000 drahmi, Suriye ve Filistin’de 3000 şekel karşılığı ağırlık birimi) altın vereceklerdi.
İskender’in ölümünden sonra devam eden savaşlarda dönüşümlü olarak Ptolemilerin ve Seleucidlerin kontrolü altına giren kent, daha sonra M.Ö. 133’e kadar Pergamum Krallığı’nın eline geçirmiştir.
M.Ö. 79’da Cicero’nun davayı Roma senatosuna sunmasından önce, Cilicia konsey yardımcısı Gaius Verres’in tıpkı Perge’de yaptığı gibi Aspendos’u da yağmaladığını biliyoruz. Verres, halkın gözleri önünde tapınaklardaki ve meydanlardaki heykelleri almış ve onları at arabalarına yüklemiştir. Öyle ki Verres, kendi evinde bulunan Aspendos’un ünlü harpçı heykelini bile almıştır.
Aspendos diğer Pamphylia şehirleri gibi en parlak dönemine M.S. ikinci ve üçüncü yüzyıllarda ulaşmıştır. Bugün hala bu bölgede görülebilen anıtsal mimarinin büyük bölümü bu altın çağda yapılmıştır. Şehir kıyıda olmasa da, Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin kenarında bulunması gemilerin şehre ulaşımını mümkün kılmıştır. Bu ulaşım imkanı, Aspendos’un arkasında yer alan verimli ova ve sık ormanla örtülü dağlarla birlikte şehrin gelişiminde belirleyici faktörler olmuştur. Şehirde dokunan altın ve gümüş işlemeli duvar halıları, limon ağacından yapılmış mobilyalar ve heykelcikler, yakındaki Kapria Gölü’nden elde edilen tuz, şarap ve özellikle Aspendos’un meşhur atları, Aspendosluların ihraç ettikleri ürünler arasında en başta gelenlerdir. Üzüm yetiştirmekle ve şarap tüccarlığı ile tanınmış olsalar da dini törenlerinde tanrılarına şarap sunmayan Aspendoslular, bunun sebebini “Eğer şarap yalnızca tanrılara ait olsaydı, kuşlar üzümleri yemeye cesaret edemezlerdi” diyerek açıklamışlardır.
Tarihte adından söz ettiren birkaç Aspendoslu vardır. Döneminde ünlü bir askeri komutan olan Andromachos, aynı zamanda Finike ve Suriye valisiydi. Doğuştan filozof olan Diodorus’un eserleri hakkında bilinen azdır ancak uzun saçları, kirli giysileri ve filozof Cynic takipçilerinin simgesi çıplak ayakları, onun Pythagorus’tan etkilendiğini gösterir.
13. yüzyılın başından itibaren, Aspendos, Selçuklu Türklerinin yerleşimlerinin izlerini taşımaya başlar. Özellikle I. Alaeddin Keykubat’ın hükümdarlığı sırasında tamamen restore edilen tiyatro, Selçuklu tarzında zarif çinilerle süslenmiş ve saray olarak kullanılmıştır.
Antalya – Alanya karayoluna dönen yolun sonunda en görkemli, aynı zamanda işlevsel açıdan en iyi tasarlanmış ve en eksiksiz Roma tiyatrosu örneği ile karşılaşılır. Yapı, Yunan geleneğine uygun olarak bir tepedeki bayıra yapılmıştır. Günümüzde ziyaretçiler yapıya epey sonra inşa edilen ön cephedeki kapıdan girerler. Aslında orijinal giriş, sahne binasının iki ucundaki tonozlu paradoslardandır. Caeva yarım daire şeklindedir ve geniş bir diazoma ile ikiye bölünmüştür. Yukarda 21, aşağıda 20 oturma sırası vardır.
Seyircilerin güçlük çekmeden yerlerine oturabilmesi için dolaşım kolaylığı sağlamak amacıyla giderek yayılan merdivenler yapılmıştır, aşağı bölümde orkestra seviyesinden başlayan merdiven sayısı 10 iken bu sayı yukarıda diazomanın üst başlangıcında 21’dir. Daha sonraki bir tarihte yapıldığı düşünülen 59 kemerli galeri, üst caeva’nın bir ucundan diğer ucuna uzanır. Mimari açıdan bakıldığında diazomanın tonozlu galerisi üst caeva’yı destekleyen bir alt yapıdır. Protokolün genel kuralı olarak caeva’nın her iki tarafındaki girişlerin üzerinde bulunan localar imparatorluk ailesine ve kendilerini Roma’nın yürek tanrısı Vesta’ya adamış kutsal bakirelere ayrılmıştır. Orkestradan başlayıp yukarı çıkarak, ilk sıra senatörlere, yargıçlara ve büyükelçilere, ikinci sıra ise şehrin diğer ileri gelenlerine ayrılmıştır. Diğer kısımlar tüm vatandaşlara açıktır. Kadınlar genellikle galerinin altındaki üst sıralarda otururlardı. Cavea’nın üst kısmındaki oturulacak belirli yerlere yontulmuş isimlerden buraların da belli kişilere ayrıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Tiyatronun oturma kapasitesini kesin olarak belirlemek imkansız olsa da 10.000 – 12.000 kişilik oturma kapasitesine sahip olduğu söylenir. Son yıllarda düzenlenen Antalya Film ve Sanat Festivali kapsamında tiyatroda verilen konserlerde tiyatroya 20.000 seyircinin alınabildiği görülmüştür.
Hiç şüphesiz tiyatronun en dikkat çekici öğesi sahne binasıdır. Yığma taştan yapılan iki katlı bu binanın alt katında, sanatçıların sahneye çıkışlarını sağlayan beş kapı vardır. Ortada porta regia olarak bilinen büyük kapı ve bunun iki yanında da porta hospitales olarak bilinen iki küçük kapı vardır. Orkestranın hizasındaki küçük kapılar ise, vahşi hayvanların saklı tutulduğu yerlere açılan uzun koridorlara aittir. Kalan parçalardan, duvarlardaki nişler ve bina formundaki küçük yapıların içine üçgen ve yarım daire biçimindeki küçük süs çatılar (pediment) altında heykeller yerleştirildiği anlaşılmaktadır.
Sütunlu üst kattın ortasındaki pediment’te şarap tanrısı, tiyatroların kurucusu ve koruyucusu olan Dionysos’un kabartması vardır. Sahne binası cephesinin bazı bölümlerinde görülebilen beyaz sıvanın üzerindeki kırmızı zikzak motifler, Selçuklu dönemine aittir. Sahne binasının üst kısmı oldukça süslü ahşap bir çatı ile örtülmüştür.
Aspendos’taki tiyatro olağanüstü akustiğiyle de meşhurdur. Orkestranın ortasında çıkartılan en ufak bir ses bile en üst sıradaki galerilerden rahatça duyulabilir. Zengin bir kültürel mirasın ortasında yaşayan Anadolu asilzadeleri şehirlerle ve onların etrafında bulunan anıtlarla ilgili hikayeler yaratmışlardır. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu hikayelerden biri Aspendos Tiyatrosu ile ilgilidir. Buna göre; Aspendos Kralı, şehre kimin en fazla hizmet sunabileceğini görmek için bir yarışma düzenleyeceğini ve kazananın kızı ile evlenebileceğini ilan eder. Bunu duyan sanatkarlar son hız çalışmaya koyulurlar. Nihayet karar günü geldiğinde, kral herkesin çabasını bir bir inceler ve iki aday seçer. Bu adaylardan birincisi, şehre su kemerleri yolu ile çok uzak mesafelerden su getiren bir sistemi kurmayı başarmıştır. İkinci aday ise tiyatroyu inşa etmiştir. Kral birinci adaydan yana karar vermek üzere iken tiyatroya bir daha bakması istenir. Tiyatronun en üst galerisi civarında gezinirken nereden geldiği belli olmayan bir sesin derinden ve defalarca “Kralın kızı bana verilmeli.” dediğini duyar. Büyük bir şaşkınlık yaşayan kral, sesin nereden geldiğini arar ancak kimseyi bulamaz. Bu kişi, tabii ki, yarattığı şaheserin akustiği ile övünen ve sahnede çok kısık bir sesle konuşan tiyatronun mimarının ta kendisidir. Sonunda güzel kızı mimar kazanır ve düğün töreni de bu tiyatroda yapılır.
Güney parados’taki bir yazıttan, tiyatronun İmparator Marcus Aurelius (M.S. 161-180) döneminde Theodoros isimli bir Aspendoslunun oğlu mimar Zeno tarafından yapıldığını biliyoruz. Bu yazıta göre, Aspendos halkı Zeno’yu takdir etmiş ve onu stadyumun yanında geniş bir bahçe ile ödüllendirmiştir. Sahne binasının her iki tarafındaki girişlerin üzerinde bulunan Yunanca ve Latince yazıtlar, bize sahne binasının Curtius Crispinus ve Curtius Auspicatus isimlerinde iki kardeş tarafından hizmete sokulduğunu ve binayı tanrılara ve İmparatorun ailesine ithaf ettiklerini anlatır.
Tiyatroda bir gösteri sergilemek için hiçbir ücret talep edilmezdi. Gerekli prodüksiyon maliyetlerinin bir kısmı kamu kuruluşları tarafından karşılanırdı, ancak gösteri bittikten sonra elde edilen karın bir kısmı bu kuruluşlara geri dönerdi. Genellikle, oyunları izlemek ya da yarışmalara girmek isteyen biri, ücret ödemek ya da bilet almak zorundaydı. Biletler metalden, fildişinden, kemikten ya da çoğu zaman pişmiş kilden yapılır; bir yüzünde resim, diğer yüzünde ise oturma sırası ve numarası yazılırdı.
Aspendos’un başlıca diğer kalıntıları tiyatronun arkasında, acropolis’in yukarısındadır. Tiyatronun yanından başlayan bir patikadan ulaşılan acropolis’te karşılaşılan ilk yapı, 27X105 metre ölçülerindeki bazilikadır. Bazilika, Romalılar tarafından icat edilen mimari bir yapıdır. Roma bazilikaları farklı amaçlar için kullanılırdı ancak bunların hepsi toplumla ilgili meseleler olurdu. Bu binalarda mahkemeler ve alışveriş pazarları kurulurdu. Bazilikanın planı, etrafı odalarla çevrili geniş bir merkezi holden oluşur. Merkez hol, binanın diğer bölümlerinden yanlarındaki sütunlarla ayrılır ve çatısı daha yüksektir. Bazilikanın içinde yargıç kürsüsü vardır. Bizans döneminde binada büyük değişiklikler yapılmış ve bina orijinal yapısını kaybetmiştir.
Bazilikanın güneyinde, şehirdeki ticari, sosyal ve politik faaliyetlerin merkezi olan üç yanı evlerle çevrili agora vardır. Batıya doğru gidildiğinde, az ileride, stoanın (gezinti caddesi) arkasında hepsi bir sırada olan eşit büyüklükte on iki dükkan vardır.
Agoranın kuzeyinde, bugün sadece ön duvarı ayakta duran nymphaeum vardır. Genişliği 32.5 metre ve yüksekliği 15 metre olan iki katlı bu cephenin her katında beş niş vardır. Alt katta bulunan ortadaki niş diğerlerinden daha geniştir ve kapı olarak kullanılmış olduğu düşünülmektedir. Duvarın dibindeki mermer zeminden, binanın orijinalinde sütunlu bir cephesi olduğu anlaşılmaktadır.
Nymphaeumun arkasında alışılmadık planlı, ya konsey üyelerinin toplandıkları bir bouleterion (konsey odası) ya da (müzik konserleri verilen ya da tiyatro oyunları oynanan) odeon olarak kullanılan bir bina vardır.
Aspendos’un gözden kaçırılmaması gereken bir diğer kalıntısı da su kemerleridir. Kuzeydeki dağlardan şehre su getiren bir kilometre uzunluğundaki bu kemerler dizisi olağanüstü bir mühendislik becerisini ortaya koyar ve eski çağlardan günümüze kalan nadir örneklerdendir. Su, kaynağından 15 metre yüksekliğindeki kemerlerin üzerinde, oyulmuş taş bloklardan oluşan bir kanal aracılığıyla şehre getirilirdi. Su, kemerin bitim noktasının her iki tarafında bulunan 30 metre yüksekliğindeki kulelerde biriktirilir ve buralardan şehre dağıtılırdı.

Aspendos’ta bulunan bir yazıt, su kemerinin Tiberius Claudius Italicus tarafından yaptırıldığını ve şehrin hizmetine sunulduğunu anlatır. Mimari özellikleri ve yapılış teknikleri, su kemerinin M.S. ikinci yüzyılın ortalarına ait olduğunu gösterir.

Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir

 2005 T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı
 
Reservation  |  Contact
Drita Hotel**** Kargıcak-Alanya-Antalya / TURKEY
Tel : +90-242 526 25 44 • Fax : +90-242 526 23 68
E-mail : info@dritahotel.com.tr